Türkçe    English   русский 

şifremi unuttum

Şifremi Unuttum

sağlık köşesi

Anne - Babaların Karne ile İmtihanı

08 Haziran 2017

ANNE-BABALARIN KARNE İLE İMTİHANI
Koca bir eğitim sezonu geçti, tatil ve yaz tüm güzelliğiyle geldi. Yıl boyunca çocuklarının başarı durumlarını merak eden tüm ebeveynler için heyecanla beklenen karne haftasına girdik. Ancak bazen yüz güldüren karneler, bazen de hayal kırıklıkları yaşatabiliyor. Eğer çocuğunuzun notları beklediğinizden ya da arzuladığınızdan düşükse bu duruma üzülebilirsiniz ancak bunun sağlıksız tutumlar şeklinde çocuğunuza yansımasına izin vermemelisiniz! Peki düşük karne notlarına ebeveyn olarak nasıl tepki vermek, nelere dikkat etmek gerekir? Liv Hospital Klinik Psikoloji Uzmanı Ceren Aydın anlattı.
Başarı kavramına yanlış anlamlar yüklemeyin
Karneler aileler tarafından çoğunlukla başarının doğrudan ve kesin bir göstergesi olarak kabul edilir. Hatta bazı durumlarda, oldukça yanlış da olsa, karneden yola çıkan ebeveynler çocuklarının karakterleri ve gelecek potansiyelleri hakkında olumsuz yargılar geliştirip çocuklarına bunu yansıtabilir. Bu çocuklarda yetersizlik hissi, yoğun bir kaygı, çalışmaya yönelik motivasyon kaybı ya da mükemmeliyetçilik gibi -özelde akademik başarıyı, genelde ise çocuğun psikolojik iyilik halini örseleyecek- sorunlara yol açabilir.
Doğru yollar izlendiğinde başarı yükselir
Bilmemiz gereken ilk şey, başarının sadece okul performansına indirgenebilecek bir kavramdan ziyade çok yönlü ve geliştirilebilir olduğu gerçeğidir. Başka bir deyişle, ders başarısı düşük çocuklar başka yaşamsal alanlarda oldukça başarılı olabilir. Dahası başarıyı engelleyen unsurlar belirlenip bu engelleri aşmak için doğru yollar izlendiğinde başarı seviyesi de belirgin olarak yükseliş gösterir.
Çocuğunuzu etiketlemeyin
Başarı ile ilgili olarak sık karşılaştığımız hatalı yaklaşımlardan bir diğeri ise başarının kategorik olarak ele alınmasıdır. Bu tutum, çocuklara yönelik ‘başarılı’ ve ‘başarısız’ etiketlemelerini de beraberinde getirip aslında çocukları dar bir alana hapsetmektir. Oysa başarı boyutsal bir kavramdır. Çocuğun bir önceki sınava ya da sınıftaki diğer öğrencilere göre daha düşük not alması onu başarısız kılmaz.
Problemi anlamadan çözüm mümkün olmaz
Eğer çocuğunuzun dönem boyunca sarf ettiği çabayı önemsemez ve sadece notlara odaklanırsanız düşük bir not karşısında öfke, kaygı gibi olumsuz duygularla çocuğunuzu yıkıcı bir şekilde eleştirir hatta cezalandırma yoluna gidebilirsiniz. Oysa yapılması gereken notun kendisine değil işaret ettiklerine yani sürece odaklanmaktır. Başarı düzeyi, çocuğun kontrolünde olanlar kadar olmayan pek çok unsurdan da etkilenir. Öğrenme güçlükleri, depresyon, davranım bozuklukları, sınav kaygısı, dikkat süreçleriyle ilgili sorunlar, fiziksel engel ya da rahatsızlıklar, görme ve işitme bozuklukları, çocuğun zeka seviyesinin yaşıtlarına göre düşük olması, çalışma sistemi ve sorumluluk almayla ilgili yetersizlikler, sağlıksız aile atmosferi, önemli yaşamsal değişiklikler bu unsurların başında gelir.
Yıkıcı tutum ve tepkilerden kaçının
Bazen farkında olarak bazen olmadan, bazen dolaylı bazense direkt yollarla aileler yaşadıkları hayal kırıklığını, endişeyi ya da öfkeyi çocuklarına yıkıcı şekillerde yansıtır. Düşük not getiren çocuğu cezalandırmak, korkutmak, tehdit etmek, diğer çocuklarla veya kardeşleriyle kıyaslamak, ona yalnızca iyi not getirdiği takdirde değerli olabileceğini hissettirecek herhangi bir davranışta bulunmak, yapılan yanlışlar arasındadır. Düşük notlar yüzünden bu gibi tutumlara maruz kalan çocukta depresyon ve kaygı gibi sorunlar tetiklenebilir. Onu daha iyisini başarmak için motive etmek adına sergilediğiniz bu tutumlar tam tersi şekilde çocuğun okuldan soğumasına, devamsızlıklara ve en nihayetinde daha düşük akademik performansa yol açabilir.
KARNESİNDE KIRIK NOT OLAN ÇOCUĞA NASIL DAVRANILMALI?
•    Bir çocuğun temel ihtiyacı sizin tarafınızdan her koşulda değerli olduğunu hissetmektedir. Karnesi nasıl olursa olsun çocuğunuzu koşulsuz kabul ettiğinizi ona hissettirin.
•    Tek iletişim gündeminizin notlar, sınavlar ve dersler olmamasına özen gösterin. Bir araya her geldiğinizde yaptığınız tek şey ders çalışmak olmasın ya da çocuğunuza sadece derslerle ilgili sorular sormaktan kaçının. 
•    Düşük notun sebeplerini değerlendirin, neler yapılacağı ile ilgili çocuğunuzla beraber tartışıp karar verin.
•    Bir sonraki dönem için çocuğunuzun çalışma düzenini ve motivasyonunu gözden geçirin.
•    Özel eğitim alması gereken bir durum varsa, bir özel eğitim uzmanına başvurun.
•    Davranışlarında değişiklikler olduğunu fark ederseniz bir uzmana başvurun.
•    Değerlendirme yaparken not odaklı değil, süreç odaklı olun.
•    Notlarına göre cezalandırmayın ya da aşırı ödüllendirmeyin.
•    Maddi ödülleri değil, duygusal ödülleri tercih edin. Sarılmak, onu ne kadar sevdiğinizi söylemek ya da beraber bir gün planlamak en güzel hediye olacaktır.
•    Tatil döneminde dinlenmesine izin verin, notlarını telafi etmesi için aceleci ve baskıcı olmayın, notların her zaman telafisi olduğunu öncelikle siz unutmayın.
•    Onu suçlamayın, başkalarının yanında küçük düşürmeyin, alay etmeyin, aşağılamayın.
•    Bunu size ifade edemese de onun da üzüldüğünü, kendini ne kadar kötü hissettiğini hiç unutmayın. 
•    Bazı çocukların ailelerinden korktuğu için yalan söylediğini, evden kaçtığını, intihara yöneldiğini unutmayın.
•    Konuyu eşler arası kavgaya dönüştürmeyin, bu çocuğunuza kendisini suçlu hissettirir.
•    İyi olan notlarının da üzerinde durun, onları da konuşun ve takdir edin.

 

Cerrahide İleri Teknoloji; Robotik

02 Haziran 2017

CERRAHİDE İLERİ TEKNOLOJİ; ROBOTİK

Prof.Dr. Fatih Ağalar
Yaklaşık 15 yıldır,  başta kanser cerrahisi olmak üzere uygulama alanı bulan ve dünyada hızla yayılan en önemli cerrahi yöntemlerden birisi Da Vinci Robotik Cerrahidir. Günümüzde, hemen hemen akla gelebilecek her cerrahi uygulamada, kalp damar cerrahisinden ürolojiye, sindirim sistemi cerrahisinden jinekolojik ameliyatlara kadar pek çok alanda başarıyla kullanılıyor. Robotik cerrahinin açık cerrahiyle göre hem hastaya hem de doktora pek çok avantaj ve kolaylık sağladığını söyleyen Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Ağalar robotik cerrahinin kullanıldığı alanları ve üstünlüklerini anlattı. 
Uzun süren ameliyatlar yorulmadan yönetilebiliyor
Açık ve laparoskopik ameliyatın yanında yeni geliştirilmiş üçüncü bir ameliyat yöntemi olarak kullanılan robotik cerrahi, uygulama alanını genişleterek ve teknolojik altyapısını geliştirerek üstünlüğünü artırmaya devam ediyor. Robot kendi başına buyruk ameliyat yapan bir sistem değildir. Robotik cerrahide; cerrah bir konsolda otururken hassas sistemler sayesinde robotun hasta üzerinde yüklü kolları ve kamera sistemini kontrol ederek ameliyatı gerçekleştiriyor. Üç boyutlu yüksek çözünürlüklü kamerası sayesinde cerrahın operasyon sırasında 3 boyutlu, yani derinlik hissi olan bir alanda yüksek çözünürlüklü görüntü imkanı ve en az 10 kata kadar büyütme yeteneği ile cerrahın ameliyat yapmasını kolaylaştırıyor. Bu detaylı görüntü yeteneği, cerrahın anatomik planları daha iyi anlamasına yardımcı oluyor. 7 kademeli serbest hareket yeteneği olan aletleri ile kendi eksenleri etrafında 540 derece dönebiliyor. Böylece Robotik sistemin gelişmiş mikroprosesörleri yardımı ile insan elinin çok zor ulaşacağı yerlere ulaşılması ve cerrahın el titremelerinin sistemde süzülmesi ve yok edilmesi yeteneği ile standart laparoskopiye büyük avantaj sağlıyor. Cerrahın operasyonu yaptığı ve yönettiği, ameliyat sahasını 3 boyutlu gördüğü, ellerini ve ayaklarını rahatlıkla yorulmadan kullandığı konsol sayesinde cerrah çok uzun süren operasyonları bile yorulmadan yönetebiliyor. Böylelikle daha az yorulan cerrah daha yüksek konsantrasyonla ameliyatına devam edebiliyor.

Rektum kanseri cerrahisinde sinirleri koruyor
Genel cerrahi alanında özellikle de sindirim sisteminin iki uç kısmı olan yutak ve kalın bağırsağın son kısmında (rektum) robotik cerrahinin üstünlüğü biraz daha ön plana çıkıyor. 
Özellikle rektum kanserinde ve daha fazla olarak erkeklerde, dar bir kemik yapı içindeki organın kanser cerrahisi ilkelerine bağlı kalınarak ameliyatın gerçekleştirilmesi sırasında robot kullanımın avantajları var. Bu bölgenin ameliyatlarında robot kullanıldığında ameliyat içindeki kanama miktarı diğer alternatiflere göre daha az, açık cerrahiye geçme zorunluluğu daha az görülmektedir. 
Erkeklerde rektum kanseri ameliyatları sonucunda açık cerrahide çok fazla olasılıkla ortaya çıkabilen işeme ve seksüel fonksiyon bozuklukları robotik cerrahi de daha az. Yapılan araştırmalar robotik cerrahinin onkolojik sağ kalım başarısının açık ve diğer cerrahiye eşdeğer olduğunu gösteriyor.

Robotik cerrahinin pek çok avantajı bulunuyor

•    Açık cerrahiye göre daha küçük kesi yeri ile  - dolayısıyla daha az ağrı ile - büyük ameliyatlar yapılabiliyor.  
•    Detaylı görüntü ve hassas aletler yardımı ile kanama daha az oluyor, olursa kontrolü daha iyi yapılabiliyor. En az kan kaybı yaşanıyor. 
•    Ameliyat sonrası hızlı iyileşme sağlıyor ve hastanede kalış süresini kısaltıyor. 
•    Görüntüleme avantajları sayesinde ameliyat bölgesinin daha detaylı görünmesi ve anlaşılabilmesine olanak tanıyor. Cerrah ne yaptığını daha iyi anlayarak yapıyor.
•    Sahip olduğu geliştirilmiş hareket kabiliyeti, insan elinin hareketlerini derinlik ve hassasiyet bakımından detaylandırabiliyor. 
•    Sistem insan elinin istem dışı gerçekleştirdiği titremeleri söndürüyor. 
•    Cerrahın ameliyatları oturarak yapması sonucunda uzun süren ameliyatlarda cerrahın konforu artırıyor ve fiziksel stresini ortadan kaldırıyor. 
•    Rektum kanserinde sinir koruyucu cerrahiyi mümkün kılıyor. Böylece hastanın cinsel fonksiyonları ve işeme fonksiyonu korunuyor. 
•    Küçük kesi, daha az ağrı demektir, daha az ağrı olursa, ameliyat sonu dönemde narkotik ilaçların kullanımı azalır. Narkotik kullanımın azalması hastanın barsak işlevlerinin daha hızlı düzelmesine imkan tanır. Robotik cerrahide hasta, açık cerrahiye göre daha erken yemeğe içmeye başlar.  Kısaca, daha küçük kesi ve daha küçük cerrahi travma, daha az ağrı ve daha hızlı düzelmeye imkan sağlar. Daha hızlı iyileşme işe güce ve gündelik hayata daha erken dönme olanağı tanır.  Özet olarak; günümüz modern dünyasının cerrahi hastaların çağdaş tedavilerinde, robotik cerrahi pek açıdan; “doğru işin doğru şekilde” yapılmasına olanak tanır.

 

 

Kolon Kanser Tarama Hayat Kurtarıyor

01 Haziran 2017

KOLON KANSERİNDE TARAMA HAYAT KURTARIYOR

Prof.Dr. Fatih Ağalar
Hem ülkemizde hem de dünyada sık görülen kanser türlerinden biri olan kolon kanseri, kanserler içinde belki de bilimsel çalışma ve araştırmaların en çok yapıldığı alanlardan birisidir. Kolon kanserinin neredeyse yüzde 90’dan fazlası polipten gelişir. Polipler başlangıçta, iyi huylu olan metastaz yapmayan ve henüz kanserleşmemiş urlardır. Daha kanserleşmeden endoskopik yöntemle alınırlarsa (polipektomi) kolon kanserinin büyük oranda önüne geçilmiş olunur. Tarama programları ile kolon kanserinin büyük oranda önüne geçilebileceğini söyleyen Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Ağalar kolon kanseri belirtileri ve tedavisini anlattı. 
Tarama kolonoskopileri çok önemli
Kolon kanserinden korunma da, tarama kolonoskopisinin önemli bir yeri bulunur. Bu kanserin sık görüldüğü ülkelerde her ülkenin sağlık otoritesinin kabul ettiği birbirine benzer tarama programları vardır. Tarama programlarının tamamında kalın bağırsağın bir kısmının veya tamamının kolonoskopi denilen bir yöntemle ve gözle görerek kontrolünün yapılması önerilir. Burada amaç kanseri oluşmadan önlemek veya henüz başlangıç halinde olan ve belirti vermeyen erken evredeki kanserleri geç olmadan yakalayıp tedavi etmektir. 
Kanser gelişimi önlenebilir
Kolon kanseri için ailesel risk faktörleri ve kişisel düzletilebilir veya izlenmesi gereken risk faktörleri bilinir ve kişilerde buna yönelik uygun kontroller yapılırsa, kanser gelişmesinin büyük oranda önlenebileceğini veya kanserlerin erken evrede yakalanıp daha kolay tedavi edilebileceğini bildirmektedir. Ailesinde genetik yatkınlık bulunanlarda, örneğin kalın bağırsak kanseri veya kalın bağırsak kanseri ile genetik ilişkili olabilen diğer kanserli bireylerin meme, rahim kanseri, yumurtalık kanseri tiroid kanseri, gibi kanseri olanlarda kolonoskopik taramaya başlama yaşı daha erken ve kontroller daha sık önerilebilmektedir.

Ailesinde 45 yaşın altında, kalın bağırsak kanseri hikayesi bulunan bireylerin varlığı veya aile bireylerinde daha önceden riskli polip denilen poliplerin çıkarılması işlemleri uygulanmış bireyler olması, riski artırır.  Riskin ne kadar yüksek olduğu sağlık profesyonelleri tarafından birtakım kriterlere bakarak değerlendirilir ve ona göre bir takip ve tarama programı belirlenir. Hastanın ailesinde kolon kanseri varsa, kanserli yakın akrabanın yaşı yanında diğer özellikler de dikkat alınarak birinci derece akrabalara tarama kolonskopisine ne zaman başlanacağı ve takip aralığı süresi analiz edilir. Tarama kolonoskopisinde polip saptananlar ve başarılı “temizleme polipektomi” yapılabilenlerde kişinin kolon kanserine yakalanma ihtimali çok düşer


Genetik yatkınlık çok önemli
Toplumda her bireyin kolon kanseri yakalanma oranı aynı değildir. Kolon pek çok kanserde görüldüğü gibi kolon kanserine yakalanma oranı da yaşlanma ile birlikte artar. Genel olarak bir kansere yatkınlığı “düzeltilebilir” ve “düzeltilemeyen faktörler” belirler. Kolon kanseri de bu bakımdan farklı değildir. Düzeltilemeyen faktörler içinde, yaşlanma ve genetik yatkınlık ön plandadır. Bazı ailelerde fazla miktarda kolon ve rektum kanseri görülebilir. Bu kanser ailelerindeki genetik yatkınlığa neden olan hastalıklarda farklılıklar göstermekle birlikte genel olarak bu ailelerde takipler sık yapılmalıdır. Bazı ailevi kolon ve rektum kanseri sendromlarında hastalığın oluşma oranı o denli yüksektir ki, bu aile bireylerinde, kılavuzların önerdiği zaman ve şekilde, koruyucu olarak kalın bağırsağın çıkarılması işlemi gerekmektedir. Kolon kanserinin önlenmesi açısından düzeltilebilir risk faktörleri içinde aşırı kilolu olmak,  aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı, proteinden zengin diyetler, fazla miktarda kırmızı et tüketimi sedanter yaşantı gibi faktörler sayılabilir.  Bu risk faktörleri düzeltildiğinde kolon kanserine yakalanma riski azalacaktır.
50 yaşından sonra tarama şart
Poliplerin görülme sıklığı yaşla birlikte artar.  Toplumda herhangi bir riski bulunmayan sağlıklı bireylerde kolon kanseri taramasına 50 yaşından sonra başlanır.  Böyle averaj riske sahip bir bireyde 50 yaşından sonra yapılan bir tarama kolonoskopisi “eğer tamamen normal sonuç vermiş ise” kişiyi yaklaşık 8- 10 sene koruyabilir.  Ancak; risk faktörü bulunanlarda veya daha önceki kolonoskopisinde polip varlığı olanlarda, ailesinde kolon kanseri bulunanlarda, özelikle birinci derece akrabalarında adenomatöz polip bulunanlarda, kolonoskopik tarama sıklığı değişkenlik gösterir. Tarama kolonskopisinde Polip saptanmayan, risksiz bireylerde ikinci tarama kolonoskopisi için acele etmeye gerek yoktur. Ailevi riski olanlarda ya da kolonoskopide polip saptananlarda ikinci tarama kolonoskopi için gereken süre, polibin türüne,  büyüklüğüne, sayısına ve polibin içindeki yapıya göre tarama belirlenir.
Kolon kanseri tehlikeli mi?
Erken teşhisin çok önemli olduğu kolon kanseri, belirti vermeyen ve yavaş ilerleyen bir kanser türü. Özellikle 50 yaş ve üzerindeki kişilerde görülen bu kanser erken teşhisle tedavi edilebiliyor. Kolon kanseri dünyada 2. ya da 3. sıklıkta görülen kanserler arasında yer alıyor.
Kolon kanserinin belirtileri nelerdir?
•    Kansızlık
•    Ele gelen kitle
•    Rektal kanama
•    Dışkıda kan
•    Büyük abdest çapında incelme
•    Büyük abdest düzenin değişmesi
•    Tuvalete gidip rahatlayamama
•    15 günden uzun süren karın ağrısı
Kolon kanseri tanısı nasıl konulur?
Öncelikle hastanın doktora başvurması ve rektal muayene dahil tam bir fizik muayene ve Hastanın yakınmalarının sağlık profesyonelleri tarafından dinlenmesi gerekir. Daha sonra sırasıyla aşağıdaki testler yapılmalıdır: Laboratuvar tetkikleri (Tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikler). Bunların arasında CEA (Karsinoembriyonik antijen) istenir. Bu antijen, kolon kanserlerinde kanda yükselebilen ve tanıda olduğu kadar hastalığın tedaviye nüksü anlamada işe yarayan tetkiklerden birisidir. Sonrasında ise hastanın şikayetlerine yönelik tetkikler istenmekle birlikte bazı basit kan testleri yanında kolonoskopik inceleme gerekir. Eğer kolonoskopide polip saptanırsa bu çıkartılır veya kitle saptanırsa buradan doku incelemesine olanak sağlayan biyopsiler alınır.  Kesin tanı patolojik inceleme ile konur. Eğer bireyin kanser olduğu anlaşılırsa doğru evreleme için MR, karın CT si, daha ileri evrelerde PET CT gibi görüntüleme tetkikleri istenir.

 

Stres enfeksiyonlara kapı aralıyor

03 Haziran 2017

Stres enfeksiyonlara kapı aralıyor

Araştırmalar stresli zamanlarda insan vücudunun enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geldiğini gösteriyor

Bilimsel araştırmalara göre işsizlik ya da aile içi tartışmalar yaşayan kişilerde soğuk algınlığı ve grip gibi enfeksiyonlar daha sık yaşanıyor. HIV bile kronik stres yaşayan kişilerde daha hızlı ilerliyor. Stres ve enfeksiyonlar arasındaki ilişkiyi Liv Hospital Ankara Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Mine Işık Arıgün anlattı:
Çoğu kişi günlük yaşamında stresi bir dereceye karşı yönetebilir ve kısa süreli (akut) streslere karşı uyum yollarını bulur. Şiddetli, uzun süreli (kronik) stres durumlarında ise enfeksiyonlara karşı vücudumuzun bağışıklık sistemini etkileyen olumsuz etkiler oluşur. Yapılan çalışmalar stres düzeyi yüksek ve uzun süreli olan kişilerde bazı bulaşıcı hastalıklara yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor.
Grip riski artıyor
1991 yılında Carnegie Mellon Üniversitesi'nde yapılan bir çalışma soğuk algınlığı riskinin stres derecesiyle orantılı olduğunu göstermişti. 1998 yılında bir başka çalışmada ise en az bir ay süreyle (işsizlik ya da aile içi tartışmalar gibi yaşam olayları için) kronik stres yaşayan insanlarda soğuk algınlığı, grip gibi enfeksiyonların daha sık yaşandığı görüldü.
Aynı şekilde 2000 yılında yayınlanan bir UNC-Chapel Hill çalışmasında, hayatlarında kronik stres olan HIV ile enfekte erkeklerde hastalığın daha hızlı ilerlediği tespit edildi. Kronik tüberküloz (verem), herpes simpleks virüsü reaktivasyonu ve diğer birçok bulaşıcı hastalığın da stresle bağlantıları gösterilmiş ve stres yönetimi iyi olmayan kişilerde tekrarlayan hastalıklar görülmüştür.

Kronik streste akyuvarların işlevi azalıyor

Hastalık yapan mikroplar vücudumuza girdiklerinde özellikle beyaz kan hücreleri tarafından hedef alınırlar. Beyaz kan hücreleri, bağışıklık yanıtı oluşturmak için çalışmaya başlarlar. Bulaşıcı mikroplara derhal tepki verilir. Bu ilk savunma mekanizmasında akyuvarlarda "doğuştan" bağışıklık tepkisi vardır. Akut stres dönemlerinde salgılanan stres hormonları nedeniyle akyuvarlar daha da aktif olarak vücuda giren mikro organizmalara karşı savaşırlar. Kronik stres dönemlerinde ise vücutta sürekli olarak yüksek seviyede bulunan stres hormonları yüzünden akyuvarların işlevleri azalabilir. Böylece vücudun hastalıklara karşı savaşma yeteneği de azalır. 


----İkinci doktor---

Stresi yok etmek gerçekçi değil ama etkileri azaltılabilir


Stresi görmezden gelmek mümkün değil. Peki stresle nasıl baş etmeliyiz? Liv Hospital İstanbul Uzman Psikoloğu Ceren Aydın “Stresten tamamen korunmak gerçekçi bir beklenti değil” diyor. Çünkü olumsuz yaşam olayları ve hatta hayatımızdaki olumlu değişiklikler bile strese yol açabilir. Bu nedenle de zaman zaman her birey stres yaşar” diyen Aydın, stresin olumsuz etkilerinden korunmak için tavsiyeleri şöyle sıralıyor:
Kaynağı tespit edin
İlk olarak neyle mücadele ettiğimizi ve stresin kaynağını belirlememiz gerekir. Bu kaynaklar geniş bir aralığa yayılır ve bireyler arası farklılıklar gösterir. Örneğin  kiminde bedensel yakınmalar (ağrılar, kas gerginlikleri vb.) kimindeyse isteksizlik, motivasyon kaybı ve hatta depresif semptomlar tabloda baskın gelebilir.
İkinci adım dengeyi yeniden sağlamak için neye ihtiyaç duyduğumuzu saptayıp çözüm yollarını değerlendirmektir. Stresle baş etmede ve genel anlamda ruhsal iyilik halinde düşünce sistemimiz kilit bir rol oynar. Rahatsızlık veren duyguları ve stresi yönetebilmek için düşünce süreçlerimizdeki hataları fark ederek durumlara daha rasyonel ve çözüm odaklı yaklaşmamız gerekir.
Diyafram nefesi alın
Bedeni rahatlatmada diyafram nefesi, imajinasyon ve aşamalı kas gevşetme gibi gevşeme egzersizleri oldukça yatıştırıcıdır. Ancak, arka arkaya diyafram nefesi baş dönmesi yapabileceğinden birkaç tekrardan oluşan gün içine yedirilmiş setleri tercih etmek daha sağlıklıdır. Hamilelerin bu egzersizi yapmaları önerilmemektedir.
'Hayır' demeyi öğrenin
Stresle baş etme sürecinde yeni beceriler geliştirmek de çok faydalı olacaktır. "Hayır" diyebilmek, zaman yönetimini geliştirmek, iç disiplini sağlamak, yardım ve destek talep etmek, sosyal becerileri geliştirmek, duyguları ifade etmek gibi.
Tüm bunlara ek olarak düzenli ve sağlıklı yaşamayı (uyku, beslenme, düzenli egzersiz vb.)  ve gerekirse profesyonel desteğe başvurmayı da ihmal etmemelisiniz.

Öz Çekimin Çekim Gücü!

02 Haziran 2017


ÖZ ÇEKİMİN ÇEKİM GÜCÜ!
Teknoloji artık hayatımızın tam içinde. Herkes bilgisayara ya da telefon başında, sosyal medyadan ayrılamıyor, fotoğraf paylaşıyor. En çok karşılaştığımız paylaşımların başında öz çekimler geliyor.  Sanal olanakların kişiyerin mabul görmek, onaylanmak gibi ihtiyaçlarının daha kolay doyurulmasına aracılık ettiğini söyleyen Liv Hospital Klinik Psikoloji Uzmanı Ceren Aydın öz çekimin (selfie) takıntı haline dönüşebileceğini söylüyor. Ceren Aydın merak edilenleri anlattı.
Kişinin psikolojisi ile ilgili ipuçları veriyor
2013 yılında Oxford Üniversitesi tarafından sözlükte tanımına yer verilen ve 2014 yılında Türk Dil Kurumu tarafından ‘öz çekim’ olarak dilimize uyarlanan ‘’selfie’’ kelimesi, en kaba tanımı ile kişinin kendi fotoğrafını çekmesi anlamına geliyor.  Souza ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırma öz çekim paylaşımlarının 2012 – 2014 arasında 900 kat arttığını ortaya koymuştur. Öz çekim paylaşımlarının bu denli yaygınlaşması sert eleştirileri ve ‘Neden böyle bir furya ortaya çıktı?’ sorusunu da beraberinde getirdi. Oldukça fazla sayıda güncel çalışma, sürekli öz çekim ile meşgul olmanın ve/veya bunu sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamanın ruh sağlığı ile ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Literatürde, takıntılı bir şekilde yapılan öz çekim paylaşımlarının özgüven yetersizliği, ilgi görme ihtiyacı ve narsisistik kişilik özellikleri ile ilgili olduğunu gösteren bulgular mevcut. Ancak her selfie çeken için de bu genellemeyi yapmak elbette doğru değil.
Kontrol kişinin elinde
Sosyal varlıklar olarak, kişiler arası ilişkilerde ilgi ve kabul görmek, onaylanmak hepimizin temel ihtiyaçları arasında yer alıyor. Sanal olanaklar da artık bu ihtiyaçların daha kolay doyurulmasına aracılık ediyor. En temelde, öz çekimler kimliği yansıtmanın bir parçası olarak işlev görebiliyor; kişi gerçek benliğinden ziyade idealindeki ‘ben’i ortaya koyabiliyor. Öz çekimde nasıl, nerede ve ne şekilde bir fotoğraf ortaya konacağına dair kontrol kişinin kendi elinde. Özellikle çeşitli filtreleme programları daha arzu edilen bir bedene dair manipülasyon şansını, yani başka bir deyişle, bedeni sanal olarak kontrol etme şansını tanıyor. Bu unsurlara ek olarak daha kolay iletişim başlatabilme, fark edilmeyi sağlama gibi etmenler de öz çekimlerin bu kadar tercih edilir olma sebepleri arasında değerlendiriliyor. Yapılan yorumlar, alınan beğeniler ve görülen ilgi düzeyi tüm ihtiyaçların karşılanma düzeyini de büyük ölçüde etkiliyor. 
Takıntı haline dönüşebilir
Öz çekimin bu denli yaygın olduğu bir durumda sağlıklı olan ile olmayan tutumu ayırt etme noktası kritik bir önem taşıyor. Bu ayırımı yapabilmek içinse öz çekimin kişi için nasıl bir anlam taşıdığı, öz çekimle ne derece meşgul olduğu ve bundan nasıl etkilendiği gibi bileşenleri anlamak gerekli.  Aksi halde takıntılı bir uğraş haline dönüşebilen bu ‘sıradan’ eylem, duygu durumunda dalgalanmalar, özgüvende zedelenme, depresyon ve mahremiyet açığından doğan olumsuzluklara kadar pek çok eksiyi de beraberinde getirebiliyor.

 

Uyku Eğitimi Nasıl Olmalı ?

07 Haziran 2017

UYKU EĞİTİM NASIL OLMALI? 
Anne babaların çocuk yetiştirirken güçlük yaşadığı konulardan biri çocuğun uyku düzeni ve alışkanlıklarıdır. Pek çok ailede çocuğun odasını ayırmak ve çocuğa kendi başına uyuma alışkanlığı kazandırmak büyük bir mücadeleye dönüşür. Peki, bu konuda doğru olan nedir? Çocukla beraber uyumak mı yoksa odaları ayırmak mı gerekir? Yalnız uyuyamayan çocuğa yaklaşım nasıl olmalıdır? Liv Hospital Klinik Psikoloji Uzmanı Ceren Aydın anlattı.
Gerektiğinde destek alın
Pek çok ebeveyn çocuğun odasını ayırma ve yalnız uyutma konusunda uzmanlara başvuruyor.  Uzmanlar arasında ise zaman zaman konuyla ilgili fikir ayrılıkları olması dikkat çekiyor. Bu nedenle, en çok merak edilen sorulara göz atmadan önce, belirtmek gerekir ki her aile ve bebek için geçerli tek bir doğru yanıttan bahsetmek pek de mümkün görünmemektedir.  Çocuğun mizacı, ihtiyaçları, ailenin içinde bulunduğu koşullar, kültürel etmenler ve olağan dışı (örn. hastlalık vb.) durumlar gibi pek çok faktör bu sorulara verilecek cevapları şekillendirmektedir. Ve bu nedenle en sağlıklısı, detaylı bir değerlendirme ve gerektiğinde uzman desteğine başvurmak olacaktır.
Çocuklar neden ebeveyniyle yatmak ister? 
Bebeklik dönemi çocuğun gelişimi için en kritik evrelerden biridir. Savunmasız ve bağımlı olarak dünyaya gelen bebek,  girdiği etkileşimler sayesinde kendini, diğerlerini ve dünyayı keşfeder, öğrenir. Bu süreçte temel bakım verene figüre (ki bu çoğunlukla annedir)  bağımlıdır. Hayatta kalmak, güvende hissetmek, yatışmak, dünyayı tanımak ve algılamak için ebeveynlerine ihtiyaç duyar. İlerleyen dönemlerde bu tabloya farklı nedenler eklenebilir. Travmatik deneyimler, korkular, önemli yaşamsal deneyimler (kreşe başlamak, eve hırsız girmesi, kardeş doğumu vb.) gibi pek çok faktör çocuğun ebeveyni ile yatma isteğini tetikleyebilir.
Doğumdan sonra bebeğin anne ile birlikte uyumasının ne gibi artı ve eksileri vardır?
Anne, bebeğin ihtiyaçları karşısında ne kadar duyarlı ve tutarlıysa, bebeğine ilgi, yakınlık ve sıcaklık duygularını ne ölçüde iyi iletebiliyorsa bebek de kendini bir o kadar değerli, dünyayı ve diğer insanları ise olumlu algılar. Temel fizyolojik ihtiyaçlardan biri olan uyku esnasında, annenin, bebeğinin yanında olması, ona dokunması, varlığını hissettirmesi, bebeğin annenin sıcaklığını duyumsaması işte bu ilişki kalitesini yükselterek bebekte güvenli bağlanma gelişmesine katkı sağlar. Uzun vadede, bu güvenli bağlanma, psikolojik iyilik halinden, gelişmiş problem çözme becerilerine, akademik başarıdan sağlıklı kişilerarası ilişkilere kadar çok sayıda değişkenle pozitif bir ilişki gösterir.
Bir diğer artısı, annenin yanı başındaki bebeği emzirmesi daha kolay olduğundan, uyku kalitesinin iyileşmesi olabilir. Bunun yanında fiziksel yakınlık bebeğe daha çabuk erişmeyi, dolayısı ile bebeğin yaşadığı stres süresini kısaltmayı sağlayabilir. Ek olarak birlikte uyumak çeşitli endişelerle boğuşan yeni anneleri rahatlatan ve güvende hissettiren bir tercihtir. Bununla birlikte elbette ki birlikte uyuma davranışı beraberinde önemli bir takım olumsuzlukları da getirebilmektedir.  Bebek açısından değerlendirdiğimizde bu olumsuzlukların en başında aynı yatağı paylaşma halinde bebeğin farkında olmadan ezilmesi, yere düşmesi, boğulması gibi hayati riskleri belirtmek gerekir. Bu nedenlerle de aynı yatak yerine anneye yakın bir beşikte uyutmak çok daha sağlıklı bir tercihtir. İkincisi, bazı araştırmacılara göre birlikte uyumak, ayrışma-bireyselleşme sürecine yönelik bir tehdit oluşturmakta ve çocuğun bireyselleşmesini zorlaştırmaktadır. Oysaki yaşam boyu devam eden gelişim sürecinde yerine getirilmesi gereken önemli gelişimsel görevlerden biri de ebeveynden ayrışma ve bireyselleşmedir. Bu görevin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmemesi çocukta düşük benlik saygısı, kaygı, insiyatif alamama, karar vermede güçlük çekme ve yüksek onay ihtiyacı gibi pek çok soruna yol açabilmektedir. Bu nedenle pek çok araştırmacı bağımlı yapıyı destekleyeceği gerekçesi ile birlikte uyumanın olumsuz etkilerini vurgulamaktadır.

Vurgulanması gereken bir diğer olumsuzluk ise birlikte uyuma sürecinin olması gerekenden fazla uzamasının ilerleyen dönemde odaları ayırmayı daha da güçleştirmesi, uyku sorunlarını tetikleyebilmesi ve karşılıklı olarak (hem çocukta hem ebeveynlerde) mahremiyeti zedelemesidir.
Çocuklar ne zaman kendi odalarında yatmaya başlamalılar?
Güncel çalışmalar bebekliğin ilk dönemlerinde yukarıda bahsettiğimiz artılardan ötürü aynı yatakta değil ama annenin uyuduğu yatağa yakın bir mesafede, bebeğin kendi beşiğinde uyumasının olumlu katkılarını vurgulamaya başlamışlardır. Odaları ayırma zamanı için tam bir görüş birliği bulunmasa da normal şartlarda emzirme dönemi sonlandıktan sonra (ilk 6 aydan sonra) çocuğun kendi odasına geçirilmesinde pek sakınca görülmemektedir. Bu ayrılma sürecinin en geç 2-3 yaş civarında tamamlanmış olması önerilir. Burada önemli olan, durumsal analizlerin doğru yapılması, ihtiyaçların gözetilmesi ve ayrılma süreci ertelendikçe güçlüklerin artacağının akıldan çıkartılmaması gerektiğidir.
Uyku eğitimi nasıl olmalı, ebeveynler nelere dikkat etmelidir?

•    Her şeyden önce çocuğun içinde bulunduğu koşulları, dugudurumunu ve gelişimsel özelliklerini hesaba katarak işe başlamak gerekir. 
•    Uyku eğitimi sabır, kararlılık, tutarlılık yanında anlayışlı olmayı da gerektirir. Uykuyu bir ceza olarak uygulamak, korkan bir çocuğun duygularını görmezden gelip yalnız uyumasına zorlamak gibi hatalı tutumlar beraberinde yeni problemler de getirir. 
•    Uyku eğitimi için doğru zaman geldiğinde, tekrar etmek gerekirse 2-3 yaş öncesinde, aşamalı bir geçiş süreci oluşturmak faydalıdır. Bu süreçte ilk olarak çocuğa anlayacağı dilde yapılacak olan değişikliği açıklamak, ihtiyaç duyarsa ilk günler yanında uzanmak, ardından odada ama yanına yatmadan uykuya dalana kadar beklemek, kısa aralıklarla odadan çıkıp geri gelmek ve en nihayetinde tamamen yalnız uyumaya alışmasını sağlamak gibi ardışık basamaklar izlenebilir. Süreci kolaylaştırmak için bu uygulamaya gece geçemeden önce gündüz uykularında yer verilebilir.
•    Çocuğun odasını sevmesi, odasına alışmasını sağlamak için odasını keyifli hale getirmek, çocukla odasında oyunlar oynamak, karanlığa karşı loş bir ışık yerleştirmek faydalı olur.
•    Bunların dışında uyku öncesinde çocukla yeterli vakit geçirmek, rahatlaması için masal okumak, sevdiği bir şarkıyı söylemek, banyo yaptırmak tercih edilebilir. 
•    Uyku ritüelleri oluşturmak da yine izlenebilecek yollardan bir diğeridir. Bunun için dişlerin fırçalanması, pijamaların giyilmesi, kucaklaşma gibi davranışlarla bir uyku öncesi ritüeli oluşturulabilir.
•    Uyku disiplini ve hijyeni içinse anne- baba hem kendi içinde hem de zaman içinde tutarlılık göstermeli, aynı saatte çocuk yatmaya alıştırılmalı, odanın fiziki koşulları uygun seviyede tutulmalıdır.

Karnı Doyurmak Kolay, Peki Ruhu?

05 Haziran 2017

KARNI DOYURMAK KOLAY, PEKİ YA RUHU?
Beslenme hayatta kalabilmemiz için gereken en temel ihtiyaçlardan biri. Ancak bizi yemek yemeye iten tek neden bu değil. Herkesin bazen fizyolojik açlık çekmese de bir şeyler yiyip içebileceğini söyleyen Liv Hospital Uzman Psikolog Ceren Aydın “Zihninizi biraz yokladığınızda, öfke ve stres anlarında ya da bir kutlama için elinizin gıdalara nasıl kolayca gittiğini hatırlayacaksınız. Yemenin yarattığı hazzı kim inkar edebilir? Önemli olan bu davranışın sıklığı, şiddeti ve amacı. Eğer sıklıkla karnınız aç olmadığı halde bir şeyler yiyor, yedikten sonra suçluluk duyuyor ya da yemek yemenin zor zamanlarda en büyük sığınağınız olduğunu düşünüyorsanız aman dikkat” diyor.
Duygusal yeme nedir?
Duygusal yeme en basit haliyle kişinin özellikle olumsuz duygularını düzenlemek amacıyla aç olmadığı halde gıda tüketimine yönelmesi halidir. Duygusal yemenin altında baş etme mekanizmalarının yetersiz kalması, öğrenilmiş davranışlar ve gıda yoksunluğu gibi çeşitli ve çok yönlü nedenler yer alabilir. Tedavi edilmediği takdirde ciddi bir yeme bozukluğuna dönüşme riski vardır.
Duygusal yeme ile sağlıklı beslenme arasındaki farklar nelerdir?
•    Duygusal açılık, fizyolojik açlık gibi kademe kademe değil, genellikle aniden belirir.
•    Duygusal yeme sendromu yaşayan kişiler özellikle öfke, yalnızlık, umutsuzluk, mutsuzluk gibi olumsuz duygular yaşadıklarında besin tüketimine yönelirler.  
•    Bu esnada sağlıklı gıdalardan ziyade, kalori değeri yüksek ve hazır tüketime uygun gıdalar tercih edilir. Kişi bazen kontrolünü kaybettiği ve yemeyi durduramadığı hissine kapılır.
•    Fizyolojik bir açlığı gidermek için yediğimizde genelde neyi ne kadar tükettiğimizi ve ne kadar gıdaya ihtiyaç duyduğumuzu fark ederiz. Duygusal yeme sendromunda bu farkındalık körelmiştir.
•    Duygusal yeme, ardından suçluluk, utanç ve pişmanlık gibi olumsuz duygular getirebilir.

Duygusal yeme ile nasıl baş edilir?
Zarar veren bir davranışı değiştirebilmenin ilk koşulu farkındalık sahibi olmaktır. Eğer siz de duygularla baş etmek için yemek yemeye yöneldiğinizi düşünüyorsanız öncelikle bu sorunu başlatan, sürdüren, arttıran etmenleri fark etmeye çalışın. 
DUYGUSAL YEMEYLE BAŞ ETMEK İÇİN PÜF NOKTALARI  
Farkına varın: Beni duygusal yemeye iten tetikleyici faktörler neler? Nasıl hissettiğimde, ne gibi durumlarda duygusal yeme ihtiyacım artıyor? Unutmayın, ilk adım farkındalık!
Kendinizi izleyin: İşe duygu ve yeme günlüğü tutarak başlamaya ne dersiniz? Günlük olarak yaşadığınız duygu değişimleri ve yaşamınıza yansımasını kaydetmek, resmi daha net ve nesnel bir şekilde görmenizde size çok yardımcı olacak! Kayıt formunda duygu, tüketilen gıda ve miktarı ile tüketim sonrası yaşanan hislere mutlaka yer verin. Böylece hangi duygu altında, hangi besinden ne kadar yedim, ardından nasıl hissettim sorularını cevaplamış olacaksınız.
Harekete geçin: Zor duygularla baş etmek için daha etkili ve daha kalıcı alternatifler üretin. Örneğin olumsuz duyguları bastırmak yerine sağlıklı şekilde ifade etmeye, mutfak yerine spora yönelmeye çalışın.
Değiştirin: Çevresel birtakım düzenlemelerle işleri biraz daha kolay hale getirmek sizin elinizde. Örneğin kalorili, hazır gıdaları yanınızda ve yakınınızda bulundurmayın. Sizi cezbeden pastanelerin önünden geçmeyin ya da alışveriş listeniz dışında sepete başka hiçbir gıdayı atmayın. 
Yardım alın: Tüm çabalarınıza rağmen kalıcı bir davranış değişikliği sağlamakta zorlanmış olabilirsiniz. Böyle bir durumda kendinize bir iyilik yapın ve alanında uzman bir ruh sağlığı profesyonelinden yardım almakta tereddüt etmeyin.

 

Duygusal Manipülasyon

01 Haziran 2017

Duygusal Manipülasyon
Duygusal manipülasyon, kişinin kendi isteklerini gerçekleştirmek ve diğeri üzerinden avantaj elde etmek için direkt ya da dolaylı olarak sergilediği tutumlar şeklinde tanımlanabilir. Manipülasyonu yapan kişinin yani manipülatörün amacı ayrıcalık ve güç sağlamak, kontrolü ele geçirmek olabilir.
Kişilerarası ilişkilerde yaşanan en zorlayıcı sorunlardan biri olarak zaman zaman maruz kalınan duygusal manipülasyon bazen açık ve direkt, bazense örtük ve dolaylı olarak gerçekleştirilebilir. İş yaşamında, romantik ilişkilerde, arkadaş grubunda veya diğer ilişki türlerinde olsun, ilişkinin dengesi ve ilişkiden alınan doyum duygusal manipülasyondan olumsuz şekilde etkilenir. Bu aleyhte durum manipülatörden ziyade manipülasyona maruz kalan kişi için geçerlidir. Her zaman kolay olmasa da maruz kaldığımız manipülasyonu ve bu sürecin olumsuz etkilerini erken evrede fark etmek, olumsuz etkilere maruz kalmamak ve kendimizi korumak adına oldukça önemlidir. Her ilişkinin dinamiği birbirinden farklı olmakla birlikte duygusal manipülasyon hakkında bize fikir verebilecek bazı ortak tutumlardan söz etmek mümkündür.
 
Duygusal Manipülasyonun İşaretleri Nelerdir?

• Karşısındakini duygusal olarak manipüle eden kişi, ısrarla kendi isteklerinden bahseder. Bunu yaparken kurbanın ihtiyaçlarını hesaba katmaz. Kurban kendi isteklerini ifade etmeye çalıştığında da bunları geçiştirerek, değersizleştirerek, dalga geçerek ya da suçlayarak görmezden gelir.
• Manipülatörler sıklıkla istediklerini elde etmek için gerçeği çarpıtırlar. Bunu yalan söyleyerek, mantıksallaştırarak, abartıya kaçarak, gerçeği farklı yorumlayarak ya da gizleyerek gerçekleştirebilirler.
• Duygusal manipülasyon yapan kişi çoğunlukla karşısındakine düşünmek ve değerlendirmek için ihtiyaç duyduğu zamanı tanımaz ve aceleci davranır. Böylece istediğini elde etme şansını artırır.
• Bir sorun meydana geldiğinde sürekli kendi haklı göstermek, mağdur rolüne girmek, karşısındakine kendisini kötü hissettirmek gibi tutumlar duygusal manipülatörlerde oldukça yaygındır.
• Mağdur rolünün yanı sıra bazen da aşırı sempatik tavırlarla amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırlar. Sürekli hediyeler almak, övgüler yağdırmak, özürler dilemek ve minnetarlık göstermek repartuarlarında görebileceğimiz davranışlar arasındadır.
• Başkaları ile koalisyonlar kurup kendi taraflarına çekmek, böylece mağdur kişiyi haksız göstermek de başvurdukları yollar arasında yer alır.
• Duygusal şantaj yaparak, hakaret ederek, bağırarak ve/veya öfkeli beden dili kullanarak da agresif tarzda taleplerinin peşinden gidebilirler.
Bu tutumların bazen birkaçı bazen hepsi bazense daha fazlası görülebilir. Eğer siz de ilişkinizde süreğen bir dengesizlik ve çaresizlik hissediyor, sürekli tetikte ve savunmada olma ihtiyacı duyuyorsanız ya da ne yaparsanız yapın bir türlü yeterli olduğunuzu hissetmiyor ve karşıdakini memnun edemediğinizi düşünüyorsanız duygusal manipülasyona maruz kalıyor olabilirsiniz. 

Duygusal Manipülasyona Maruz Kalan Kişi Ne Yapmalı?

Duygusal manipülasyondan korunmanın ilk yolu bunu fark ettikten sonra fazla vakit kaybetmeden kendinizi koruma altına almak olmalıdır. Sürekli istek ve ihtiyaçlarınızı bastırarak, manipülatörün kendini iyi hissetmesi için çabalayarak, karşıdakinin tüm sorumluluklarını üstlenerek yalnızca süreci daha da kronikleştirirsiniz. Bunların hiç biri problemi çözmede ve kendinizi iyi hissetmede uzun vadede işlevsel değildir. Dengeyi yeniden sağlamak için bu işlevsel olmayan tutumlardan uzaklaşmak gerekir. Bunun için kararlı olmak, kişisel sınırlarınızı belirlemek ve bunların savunucusu olmak, ilişki tercihlerinizi gözden geçirmek ve uzman yardımı almak başvuracağınız seçenekler arasında.
Ceren Aydın
Uzm. Klinik Psikolog

Doğumla İlgili Bilmeniz Gereken Terimler

25 Mayıs 2017

 

Hamile kaldığınız andan itibaren belki de hayatınızda ilk defa duyduğunuz sözcükler devreye girer. “Amniyosentez”, “ikili test”, “NST” gibi sözcükler sık sık duyacaklarınız arasındadır. Liv Hospital Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Deniz Gökalp Kaya gebelikle ilgili bilinmesi gereken terimler hakkında bilgi verdi. 

Amniyosentez: Anne karnındaki bebeğin içinde yüzdüğü sıvıdan ince bir iğneyle girilerek örnek alma işlemidir. En çok kromozom hastalıklarının teşhisi için kullanılsa da, bebekteki bazı diğer hastalıkların tanı ve tedavisine de olanak sağlar.

Epidural (anestezi): Sıklıkla normal doğum ve sezaryen için uygulanan, annenin bel omurları arasına anestezi doktorunun ince uzun bir iğne ile girerek epidural aralık denen özel bir mesafeye kateter koyarak, bu kateterin içinden sinirleri uyuşturma amaçlı lokal anestezi ilaçları verilmesi yöntemidir. Etkisi, epidural kateter çekilene kadar saatlerce ve günlerce ilaç vermeye devam edilerek sürdürülebilir.

Spinal (anestezi): Epidural anestezi gibi, anestezi doktorunun bel omurları arasına ince uzun bir iğne ile girerek ama kateter koymadan, tek seferde lokal anestezi ilaçları vererek sinirleri uyuşturma yöntemidir. Etkisi hızlı başlar ve geçici olarak belden aşağısını tamamen bloke eder ancak birkaç saat içinde de tamamen sona erer.

Aktif doğum süreci: Doğum eyleminin artık ağrılı kasılmaların düzene girdiği ve rahim ağzındaki açıklığın 4 cm olduktan sonraki dönemidir. Rahim ağzının tamamen (10 satim) açılmasına kadar devam eder.

Amniyon sıvısı: Rahim içindeki bebeğin içinde yüzdüğü sıvıdır. Plasentadan süzülen anne kanı ve bebeğin idrarının birleşimi sonucu oluşur.

Serviks: Rahmin ağzı olarak bilinse de aslında rahmin aşağı kısımdaki dar ve vajene doğru açılan boyun bölümüdür. Huninin dar kısmına benzetilebilir. 3-5 cm uzunluktadır.

NST: ( Non- Stres Test) Anne adayının karnına bağlanan, biri kasılmaları algılayan basınç ölçer biri de bebek kalp atımlarını algılayan iki probun verileri kağıt üzerine yazdırması suretiyle bebeğin iyilik halini ve doğum sancılarının sıklığını ve şiddetini algılamaya yarayan elektronik cihazdır. 

Plasenta: Anne rahmine damarlar ile bağlanarak anne bebek arası kan alışverişini sağlayan, anneden gelen kanı süzerek içindeki oksijen ve kanda çözünmüş besinleri bebeğe ileten, doğumda bebekten sonra çıkan bir yapıdır.

Embryo: Sperm hücresi ile yumurta hücresi döllendikten sonraki yapıdır ve 8’inci haftaya kadar " embriyo" olarak adlandırılır.

Fetüs: Embriyonun 8’nci haftadan itibaren aldığı isimdir. Doğuma kadar bu isim geçerli olmaktadır.

Folik asit: Hızlı bölünen ve çoğalan tüm hücrelerin yapı taşıdır. Aslen B grubu bir vitamin olup gebelikte kullanımı özellikle önemlidir.

Prezentasyon: Anne rahmindeki bebeğin hangi kısmıyla geldiği anlamına gelir. Baş ile gelme en sık görülen ve normal doğum için gerekli olan prezentasyondur. Bunun dışında makat, ayak veya diğer prezentasyon şekilleri de görülebilir. 

İkili test: Gebeliğin 11-14’üncü haftaları arasında başta down sendromu olmak üzere bazı kromozomal hastalıkları tarama amaçlı ultrason ve kan testlerinin kombine edildiği bir testtir. Ultrasonla bebeğin ense saydamlığı, burun kemiği ve karnındaki "duktus venozus" damarının doppler değerlendirmesi yapılır. Takiben anneden alınan kandan bakılan iki hormonun düzeyi ile ultrason verileri kombine edilerek bir risk hesaplanır ve riskin düşük veya yüksek oluşuna göre yönetim planlanır.

Üçlü test: Gebeliğin 15-20’inci haftaları arası yine başta down sendromu ve omurgaya ait problemler gibi durumları tarama amaçlı yapılan, ultrason ile anneden alınan kanda bakılan üç hormon değeri düzeylerinin kombine edilerek belli bir risk hesaplamaya yarayan tarama testidir.

 

Çocuklar Açık Havada Mutlu Oluyor

23 Mayıs 2017


Çocukların sağlıklı büyümesi, bedensel ve psikolojik olarak sağlıklı olabilmesi için harekete, açık havaya, güneşe ihtiyaçları vardır. Bebeğin açık havaya çıkarılması güneş alması çok önemlidir. Gün ışığının kemik ve doku gelişimi için gerekli olduğunu söyleyen Liv Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Emre Çenesiz “Yazın güneş ışınlarının dik olmadığı saatler (11. 00 -15.00 dışındaki saatlerde) tercih edilmelidir” diyor.
Açık havada parklara, bahçelere
Çocuklar en rahat açık havada oyun oynar. Onları için açık havada oyun oynamak büyük bir ihtiyaçtır. İlkbaharda açık havada oynamaya can atarlar. Parklara, bahçelere koşarlar. Tabii ki açık hava oyun yerlerinin trafiğe kapalı alanlar olmasına önemli dikkat edilmelidir. 

İlk günler çok önemli

0-1 ay, yeni doğan bebeğin özellikle ilk günlerinde, ortam ısısı normal sınırlarının (22-24 C derece) üzerine çıktığında terleme fonksiyonu yeterli olmadığında bebek olumsuz etkilenir. Vücut ısısı arttığında bebeğin yaşamsal fonksiyonları olumsuz etkilenir. Bu nedenle bebeklerin yaz aylarında güneşin dik olduğu saatlerde (11.00-15.00) serin ortamlarda kalması ve oda sıcaklığının 23-24 dereceyi geçmemesi gerekir.
D vitamini alması gerekiyor

1-12 ay kemik gelişimi için gerekli olan D vitamini güneş ışınlarının yardımıyla vücutta sentez edilir. D vitamini aynı zamanda bağışıklık sistemimiz için de gerekli vitamindir. Bu vitamin özellikle hayatın ilk yıllarında sağlıklı gelişim için gereklidir. Her gün yarım saat baş, kol ve bacakları çıplak güneş alan bebek yeteri kadar D vitamini edinmiş olur. Cam arkasından güneşlendirmek faydasızdır.

Zararlı güneş ışınlarından bebek ve çocuklar nasıl korunmalıdır?

Açık renk kıyafet seçimi güneş ışınlarını yansıtır ve emilimini önler, özellikle bu tür giysiler seçilmeye özen gösterilmelidir. Çocuğunuz güneşli havada dışarıda olacaksa güneş ışınlarının zararlı etkilerine karşı koruyucu kremlerden sürmek gerekir. Bu kremler har yaştaki çocuk için kullanılabilir, çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar yüksek faktör koruyuculu krem tercih edilmelidir.

Çocukları açık havaya çıkarın 

- Çocukların temiz hava alabilmelerini sağlar.
- Çocuklara istedikleri gibi hareket etme imkanı sağlar. Özgüven gelişimini pekiştirir.
- Kendi seslerini kullanma konusunda özgür olurlar, kısıtlanma hissetmezler.
- Bazı doğa olaylarının farkına varır, gözlem yapar ve araştırırlar. Karıncaların yuvalarına yiyecek taşımalarını, rüzgarı, yağmuru görerek ve yaşayarak öğrenirler.
- Doğada bulunan canlı ve cansız varlıkları oyunlarına katarlar. Ağaçlardaki kuşlar gökyüzündeki güneş ve bulutlar gibi. Hayal dünyalarının gelişimi için gerekli ve faydalıdır.

Açık hava oyun yerleri nasıl olmalıdır?

Çocukların büyük kaslarını geliştirecek imkanlar sağlanmalıdır. Uygun ölçülerde rampa ve basamaklar olmalıdır. Küçük çocuklar için alçak kaydıraklar, küçük tırmanma aletleri ve salıncaklar bulunmalıdır.

Yedek giysi ve iklime uygun giyinme sağlandığı müddetçe bahçede su ve kum ile oynamasına imkan verilmeli, gerekli materyaller; ölçü kapları bloklar basit deney malzemeleri bulundurulmalıdır. 

Çocuklar için güvenli, serbest bir ortam sağlanmalı ve sürekli gözetim altında bulundurulmalıdır.

Top